Avrupa güvenlik mimarisinin geleceği ve küresel sistemin mevcut durumuna yönelik çeşitli değerlendirmelerin yapıldığı Münih Güvenlik Konferansı’nın 62. si Almanya’nın Münih kentinde 13-15 Şubat tarihleri arasında yapıldı. Konferansa; 60 ülkeden devlet başkanları, savunma ve dışişleri bakanları, askeri yetkililer ve güvenlik uzmanları katıldı.
Türkiye’den ise toplantıya; Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, TBMM Milli Savunma Komisyon Başkanı Hulusi Akar, Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç ve MİT Başkanı İbrahim Kalın katıldı.
Diğer konferanslarda olduğu gibi bu yıl da konferans öncesi bir rapor yayımlandı. 123 sayfadan oluşan raporun teması “Under Destruction” yani “Yıkım Altında”. Rapor’da, ABD’nin 1945 sonrası kurmuş olduğu düzenin yıkımda olduğuna ilişkin saptama yapılmakla birlikte, bu düzenin yıkıcısı olarak ta ABD’nin kendisi gösterilmektedir.
ABD’nin, Kasım 2025’te yayımladığı “Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi” ve bu belgenin tamamlayıcısı niteliğinde olan Ocak 2026 “Ulusal Savunma Strateji Belgesi”nde olduğu gibi Çin, bu raporda da en önemli tehdit olarak görülmektedir. Konferansa davet edilenler arasında iki kişi dikkat çekmektedir.
İran rejiminin sürgündeki muhalif lideri Rıza Pehlevi (İran davet edilmemiştir) ve Suriye’nin üniter yapısına önemli bir tehdit oluşturan SDG/PYD lideri Mazlum Abdi. AB’nin, kendi bölgesinde güven ve istikrar kurma arayışındayken, özellikle Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın geri kalanında bunu istediğini söylemek oldukça zordur.
Bu iki kişinin konferansa davet edilmesi bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, SDG/PYD lideri Mazlum Abdi ve İlham Ahmet ile görüşmesi, ABD’nin nasıl bir Suriye istediğini göstermesi açısından önemlidir. ABD’nin bu girişimi, Türkiye’nin bölgedeki çıkarları ile uyuşmamaktadır. NATO’nun geleceğinin de konuşulduğu konferans, önümüzdeki dönemlerde küresel güvenlik mimarisinde önemli belirsizliklerin yaşanacağını açıkça ortaya koymaktadır. Güvenlik mimarisinde belirsizliklerin yaşanacağı bir dönemde, Türkiye ne yapmalı sorusu önem kazanmaktadır.
Yenilenebilir enerji, yapay zeka, lojistik ve tedarik zincirlerinin güvenliğinin küresel güç savaşımında önemli rekabet alanları olacağı göz önünde tutulduğunda Türkiye;
- Bölgesinde, kendisini dışarda tutacak her türlü lojistik ve tedarik koridor projelerine izin vermemeli ve Kalkınma Yolu Projesi’ni hızlandırmalıdır.
- Suriye, Irak ve İran başta olmak üzere sınırlarında kendi milli güvenliğini sıkıntıya sokacak her türlü gelişmeye engel olacak tedbirleri almalıdır. Suriye’nin üniter yapısının korunması Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasında yer almalıdır.
- Türkiye, enerji konusunda dışa bağımlı bir ülkedir. Önümüzdeki dönemlerde, yenilenebilir enerjinin depolanması, enerji rekabetinde belirleyici olacaktır. Bundan dolayı, nadir toprak elementlerini (NTE) çıkaran, işleyen ve arındıran oyuncu bu konuda stratejik bir üstünlük sağlayacaktır. Türkiye hem enerji konusunda hem de savunma sanayindeki gelişimini desteklemesi açısından Eskişehir Beylikova’da bulunan NTE’lerini ulusal çıkarları doğrultusunda çıkarmalı, işlemeli ve arındırmalıdır. Bu konuda dünyanın öncü ülkelerinden biri olmalıdır.
- NATO’nun olası dağılması göz önünde tutularak Türkiye, 2. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi (Balkan Antantı ve Sadabat Paktı) kendi jeopolitik güvenlik coğrafyasını oluşturmalı, bu güvenlik coğrafyasına Pakistan’ı da alarak nükleer güvenliğini de biçimlendirmelidir.
- Türkiye’nin kriz durumlarında en önemli güvenlik halkası Doğu Akdeniz’dir. Burası, Türkiye’nin dışa açılması ve tedarik gereksiniminin karşılanması açısından çok önemlidir. Bundan dolayı, Türkiye mutlaka “Mavi Vatan” ilkesinden, Ege Denizi’ndeki adalar sorunundan ve Kıbrıs politikasından ödün vermemelidir.
- Belirsizlikler ayrımlı krizleri ortaya çıkarırken, önemli fırsatları da beraberinde getirmektedir. Türk devletleri arasındaki siyasi, askeri ve ekonomik bütünleşmenin sağlanması yönündeki çalışmalar hızlandırılmalıdır.
- En önemlisi, Türkiye sahip olduğu stratejik konumu ve askeri gücü ile kendi çıkarlarını koruyabilecek düzeydedir. Bir taraftan uluslararası işbirliği ve istikrarına yönelik çalışmalara katkı sağlarken, diğer taraftan ise kendi ulusal çıkarlarına yönelik politikalar izlemelidir.



