Bir sabah, ne hikmet ise, erken uyandım. Şimdiki zamandan, tam on beş sene önce idi… Toplasan, hayatımda iki kere görmüş olduğum, Almanya’ya bir Türk işçi ailesine gelin gitmiş ve annemden de yaşça bir hayli büyük teyzemin, vefat haberini aldım.
Hatırladığım kadarıyla, gurbet elde yaşamaktan mütevellit, ağzında dört adet beşinci kalite gül lokumu varmış gibi konuşurdu. Bir de ‘s’ harflerini ‘z’ olarak telaffuz ederdi. Akıl bali olunca sordum öğrendim. Alaman lisanında böyle haller olur imiş dile damağa. Makarnayı zozlu(!) isterdi hep… Yapılırdı, yerdik!
İnce ve uzun bir yapısı vardı, kime çekmiş ise artık. Yine aklımda kalan başka bir şey de, televizyonun, teyzemin parlak metal çerçeveli gözlüğünün camlarında yansıması… Dedim ya, ömrümde üç, beş kere görmüşlüğüm var.
Bir Türkiye ziyaretinde bana, uzaktan kumandalı araba getirmişti. Hatırlı miktarda, çap, ebat ve çeşitte Avrupa şeker ve çikolatası da cabası. Has Alaman malı olmalarına rağmen, çikolata o dakika, kumandalı araba ise üç gün sonra tükendi. Yani şimdi bakacak olsam, ondan bana kalan, elle tutulur tek bir eşya yok etrafımda. Bir fotoğrafı da dahil!..
Babamı pek sevmezdi rahmetli. Düşmanlığı, genetik aktarım ve cinsiyet benzerliğimden sebep bana yönlenmişti. Sahibimin zerre hatırı yoktu onda. Yani en azından bir sahibimin… neredeyse ırkım bozulmuştu. Bir ‘Alman harikası’ olmuştu kendileri zannımca. Bu kinini, hediye getirdiği oyuncakları, o daha gitmeden haşat ettiğim görüşmemizin hemen ardından, aile efradının tümüne selam verip de, babamı ve beni atladığında sezmiştim nur içinde yatasıcanın!
Kara haberi veren, telefonda ‘sana da bir şey bırakmış’ falan diye geveledi. Tam anlamamış olsam da duyar, duymaz hem inanamadım, hem de çok az görmüş olmama rağmen ‘canım teyzem’ ile bir gönül bağım, oracıkta oluşuverdi.
Cenazesi bile dert olmadı mübareğin. Şahsen, defin, lokma, şarap-ekmek ya da ne tür bir ortam kurulmuş ise onun için, katılamadığımdan sebep; bana temiz bir ölüm gibi geldi. Allah taksiratını affetsin. Bir ev alacak kadar da para bırakıvermiş.
Ölüm sebebini bile sormadım. Zaten bir insan, kimin, neden ve nasıl öldüğünü, şayet cinayet değil ise neden sorar? Ölüm sebebi neden ilgilendiriyor seni? Kalp krizinden ise, kulağına küpe olacak da, sen daha dikkatli bir kriz mi geçireceksin? Daha az kanser olmak için mi bu tedbir? Ya da bir binadan daha yavaş düşmek için olabilir mi?
Avukatları aracılığıyla, uzunca bir prosedürden sonra, ölümden doğan vergiyi ödeyerek bankadan aldım. Sistem sadece ölüden doğurtmadı. Öyle basit değil, Ölüden doğurtup, benden çıkarttı. Adı ‘intikal vergisi’…
Ödediğim vergiye teyzemden daha çok hüzünlenmeye fırsat bulamadan, kendimi deniz kenarında öğlene doğru bir restoranda buldum. Öylece denize bakıp, bunca parayı ne yapacağıma karar vermeye çalışıyor, bir yandan da aşçının ne türlü meziyeti var ise tatmaya gayret ediyordum. Personele de içki ısmarladığım dün gibi hatırımda. Öğlen olup da masadan kalkmaya karar verdiğimde, başucumda şarkı söylemeye başlamış garsondan ve salatamın suyuna ekmek banan aşçıdan müsaade istedim. Dükkan sahibi, sırtına alıp, kapıya kadar geçirdi. Kapı önü muhabbetinde, anı olsun diye kapıyı hediye etmeye kalktılar, konu uçuştu, sonunda teessüf ettim, garsonlar patronu kovdu, aşçı oradan geçen bir sokak köpeğini, ‘eşek çıkar inşallah!’ diye sahiplendi.
Taksiye bindiğimde, para ile ne yapmak istediğime dair fikirler uçuşurken, restoranın penceresinden dalarak seyrettiğim, kuğu gibi süzülen yelkenliler geldi aklıma. Bunda, taksideki ağır vanilya ve Hindistan cevizi kokusunun da etkisi büyük elbet… Başımı sokacak bir evim ya da ayağımı yerden kesecek bir arabam olmamasına rağmen, o an tek eksiğimin yelkenli bir tekne olduğuna karar verdim.
Aslında birçok insanın, yelkenli teknesi ekseriyetle eksiktir. Bu eksiği gidermenin tam zamanıdır diye düşünmüş olacağım ki; olayın sabahına, bir tanıdık aracılığı ile kendimi İzmir Limanı’na atıvermişim.
Ufak çaplı bir yelkenli arıyorum. Hani işi ufağında öğrenip sonra büyütmek var aklımda. Tipik ‘akılcı ve temkinli olmak’ düsturu… Denizlerde kuğu gibi olmasa da, en azından şimdilik, bir ördek yavrusu gibi süzülmeyi tasarlıyorum. Buradaki önemli husus; -karabatak düşman başına- süzülmek! Para da sürekli kaşınıp duruyor cebimde. Onun da bir süzülesi var.
Rüzgar üfürecek ben süzüleceğim. Ben süzüldükçe rüzgar üfürecek. Hem yelkenli dediğin yakıt da yakmıyor ya... Bedava geziyor denizlerde. Bakarsın bir gün adalara doğru üfürür, bir gün uzak memleketlerin kıyılarına…
Mamafih o zamanlar bu aleti kullanmak için ne deneyimim var, ne de bir kanuni izin belgem... Ama ‘aman canım, koskoca denizde kim durdurup da ehliyet soracak ki?’.
Yıllar önce de bir denizci ağabeyimden duymuştum ‘her tekne satılık ve kiralıktır’ diye. Baktım, biraz hırpalanmış, fakat boyu boyuma uygun bir ahşap yelkenli, bana göz kırpmakta. Yanındaki teknelere sahibini sordum, soruşturdum. Adamın telefonunu aldım. ‘Satar mısın?’ diye öneride bulunmamla beraber, daha telefonu kapatmadan, bir çift elin sağ teki ‘hoş geldiniz efendim’ dedi ve ellerimle buluştu.
Teknenin sahibi olan amca emekli devlet sanatçısı imiş… Tiyatrocu. Sanki son performansıymışçasına oynadı da oynadı. Ballandırdı da ballandırdı. Finalde, iskelet olan tekneyi Hamlet’e bağladı.
- ‘Olur, belki ama eksiklerini nerede tamamlayabilirim?’ diye sorduğumda, elinden gelecek her türlü yardımı yapacağına, teknenin içerisinde, suyun üstünde, Poseidon’un üzerine yemin etti. Allah eksikliğini vermesin.
Amca başını göğe kaldırıp ‘Perde!’ diye diyaframdan haykırdığında, ‘Kral Lear’ in hakkını vermişti. Sonradan anladığım kadarıyla, tastamam bir yat fiyatına sahiplenmiştim iskeleti… Artık potansiyel bir teknem vardı, yapacak da çok şey...
‘Şey’ diyorum çünkü o zamanlar teknenin her parçasına kolay olsun diye tek bir isim koymuştum. Nalbura el ayak işaretlerinin yanında ‘abi şöyle bi şey var, teknenin önünün altından bir kapalı alana girip, orada kalın bi tahta üzerindeki metale, böyle bi şey ile bağlanıp, demirin şeyleri ile öndeki makinaya ağırlık vermesin diye bi şeye yarıyor’ şeklinde tarif ediyordum. Sonra öğrendim. Hırça mapası… Portuçun içinde. Demirin zincirini tutsun, ırgatın kavelatalarına zarar vermesin maksat. Ya da her ne ise…
Alınmış, yapılmış, edilmiş, yani olmuş, ölmüş şeyleri sonradan cıncıklamak gibi bir huyum yok çok şükür. Ama işte daha fenası; düzeltme hastalığım var. ‘onaracağız artık’ dedim.
Teknenin devir işlemleri için Liman Başkanlığı’na gittiğimizde, olaylar öylesine hızlı gelişti ki, alım-satım yaparken, bir defaya mahsus izin verilen, ‘ücretsiz isim değiştirme’ hakkımı bile kullanmayı unutmuşum.
Son imzayı atarken oynak bir cep telefonu ziliyle irkiliverdim. Arayan kuzenim, babasının yani amcamın vefat haberini verdiğinde, bürokrasiye gömülmüş olan ben, biraz dalgınlık ve biraz da kolay alışkanlık edinme sorunumdan sebep ‘amcamın bana bir şey bırakıp, bırakmadığını’ sordum. ‘Yok!’ dedi.Sonraki görüşmelerimizden birinde çemkirdi kuzen. Düşündüm, haklı çocuk.
Teknemin ilk adı ‘Özgün’. Bana geçince de ‘Özgün’ kaldı. Suda yüzen bir türkü bar kıvamında... Koy, koy gezip Ahmet KAYA çalmak da değil hayalim. Canımı sıkıyor, içime sinmiyor. Değiştirmek istediğimde prosedürü sordum, ‘çok kolay’, ücretini sordum, ‘çok zor’ dediler. Ama kılçık takıldı boğazıma. Dünyanın parasını verdim, hayallerimi kurdum, planlarımı yaptım fakat adını koyamadım. Cebimde kaşım, kaşım kaşınan parayı da iyice kaşımış olduğumdan, bir yat sahibinin yapmayacağı şekilde, tasarrufa gitme kararı aldım. Bir müddet kılçıkla yaşayacaktım. Hem belki yaptırdıktan sonra suya attığımda, yenilenmiş haline isim vermek daha doğru olacaktı. Yine ufukta bir iş ve her işte bir hayır…
Tekneyi aldığım yerden, bakım onarım için tersaneye götürecek bir kaptan buldum. Dünyanın en temiz insanını bulmuştum. Çok yardımcı oluyordu sağ olsun.
Benim bulduğum tersaneden başka bir tersane önerdi, oraya gittik. Benim bulduğumdan başka çekici önerdi, ona çektirdik, benim bulduğum kızaktan başka kızak buldu, onun üstüne koyduk, başka bir marangoz, başka bir boyacı, başka bir motor ve dolayısıyla hesap ettiğimden bambaşka faturalar. Bu zaman zarfında da kaptan sürekli başında…
Maaş, sigorta, üç öğün yemek, arada avans, bir daha avans, sonra çocuğunun kurs ücreti, karısının geciken ütü masası taksiti… Telefon bankacılığı da yok. Kaptanın postası sanki… Bankadan, bankaya… Yatım var, 36 ay vadeli ütünün daha sekizinci taksiti için kuyruktayım.. Kumanya da arabayla ayağa servis… Hele tüp bitti mi, susmaz o telefon.
Tabi artık ufak, ufak, uyanışlar da başladı bende. İki günlüğüne İstanbul’a gidip de, sonra habersizce teknenin yanına döndüğümde, kaptanı değil ama kamarada istiflenmiş, dört adet çikolata renkli insanları buldum. Uluslararası bir mürettebat kuracak kadar büyük değildi Özgün. Hepi topu on bir metre. Çürük bir yelken direği… Değil o direğe yelken basmak, denize girdikten sonra kurulandığın havluyu asacak olsan, gülle yemiş korsan gemisi direği gibi tepene devrilir.
Neyse, ben konuyu anladım. Yunan Adaları’ndan Avrupa’ya geçmek için, karada, onarılmakta olan bir teknenin içinde, dünyanın en saf mültecileri ile Özgün’de idim. Pekiyi, ama kaptan neredeydi?

Biraz geç de olsa, kendimce bir güvenlik soruşturması yapmak amacıyla bizim kaptanı civara sorup, soruşturdum. Tariflerime göre benim kaptanın adı ‘Piç Fahri’ imiş.
O akşam kaptanın gıyabında, kızaktaki teknenin kıç tarafında, dört mülteci ile şişme botuna ve can yeleğine tavla oynadık. Tavlayı iyi oynarım. İki mızrak, bir zehirli ok ucu ve dört incir yaprağı kazandım. Ama estetik kirliliğe tahammülüm olmadığından, yaprakları geri verdim, adamları da kibarca yolladım.
Gel zaman, git zaman tekne suya inmeye hazır hale gelmişti. En son, elektrikli ırgat, otomatik miço, telsiz, balık bulucu, GPS, zincir, derken usturmaçasını da taktığımda, teknenin üzerine bir tekne daha almış kadar olmuştum. Hamamda da bunca terleyince, son bir atımlık kurşunumla teknemin ismini paraya kıyıp değiştirdim. Babamın bir şiirinden esinlenip ‘Lethe’ koydum.
Tonilatoyu elime aldıktan sonra, bir boş zamanımda gidip koyduğum ismin anlamına baktım. Ölüm nehri, yer altı tanrısı Hades’in bir kolu imiş. Neyse, kolu, ana yatağından iyidir dedim. Tam siyah üzerine beyaz tırpanlı bir bayrak yaptırıp, direğe göndere çekecektim ki, reklamcı caydırdı. Boyacıya teknenin ismini de yazdırdıktan sonra, saldık ördeğimizi suya süzülelim diye.
Yeni bir kaptan bulup da, İzmir’den yelken açıp, yaşadığım yer olan Marmaris’e gelene kadar, altı, bilemedin yedi defa din değiştirip, sekiz, bilemedin dokuz defa adak adamıştım, çobanıyla birlikte. Savrulmaktan, kırılanı döküleni seyretmekten, uzun ve sürekli adrenalinden bitap düşmüştüm.
Karar verdim. Bu hevesi şayet sürdürecek isem, işi derhal öğrenip, daha büyük bir tekne almalıydım. Zira kaptanla birlikte kafalarımızı, görece azgın dalgalardan sebep küpeşteden, küpeşteye vurduğumuz anlarda, büyük tekne sahipleri çocuklarıyla birlikte, teknelerinin kıç tarafında jenga, mikado falan oynamaktaydılar. Denizciler güverteden diğer tekneyi selamlarlar, biz yüzlerimizi utançtan yangın tüpüyle gizler olmuştuk.
Sonunda Marmaris Limanı’na yanaşıp da bağlandığımızda, görevliler yanımızda bitmişti bile. Öyle yardım severcesine volta ediyorlardı ki halatları, bu kadar iyi niyetli bir hizmeti, denizcilik raconuna yordum. Fakat hiç vakit kaybetmeden ne kadar kalacağımızı, kayıtlı olduğumuz yerin neresi olduğunu, elektrik ve su hizmeti alıp almayacağımızı sordular.
Bu tür hizmetlerle ilgili bir takım anılarım da var. Ama tecrübe ile sabit ki, bir kafeteryada, şayet gazoz bardakta, asgari amaca uygun geliyor ise rahat ol. Ama içine buz konmuş, hele ki bir de o bardağın ağzına limon dilimi saplanmışsa, hesabın ucu açıktır.
İşin gerçeği; palamarcıların bana sordukları sorular, benim daha önce kendime sormam gereken sorulardı. Su üzerinde, içinde masraflarını üstlendiğim, bir başkasının yaşadığı, ara sıra uğrayacağım bir sorumluluk edinmiştim. Düşünmek için adamlarda zaman istediğimde, anlayışla karşılayıp, yarım saat sonra geleceklerini söyleyip, ellerinde kesilmeye hazır makbuzlarıyla, yanaşan başka teknelere yardıma koştular.
Kaptan da görevini bitirmiş ve geri dönmek için izin istemişti bile. Parasını alıp, tatilci kalabalığında kaybolurken, ben ve teknem, öylece kala kalakalmıştık. Rüzgar esecek olsa, yapılacaklardan bihaber…
Bir kaptan bulmak lazım geldi. Şayet belediyeye ait bir marinada, bunca kalabalık içinde, tabiata emanet duracak ise tekne… Ama kaptan da hemen bulunacak bir şey değil ki. İyi araştırmak lazım! Sonradan öğrenilen lakaplar göz seğirtebiliyor.
Ağırdan almaya karar verdim. Ama kendimi de tekne ile oraya bağlamak hem akıllıca hem de hayat amacımmış gibi gelmedi. Daha korunaklı olan özel bir marinada kalması fikri uygunca görünüyordu. Başında bulunmamın elzem olmadığı, güvenli bir seçenek idi. Gece teknede yatıp da, sabah rutubet yüzünden parmak aralarımdaki perdelerin ördekleştiğini görünce, komşu teknenin kaptanından, bir hastalık bahanesi uydurarak, iki mil ötedeki marinaya teknemi götürmesi için ricada bulundum.
Marinaya girerken telsiz konuşmaları, belli bir adap, tangolar, çarliler, foxtrotlar, iksreyler, yuniformlar derken papalara geldik. Etrafımızda dolanan palamar botları, manevralar, rüzgar, atılan demir ve diğer teknelerin zincirlerinin üzerine denk getirmeme çabası. Bu işlerin tamamı, benim gözümle bakıldığında kör dövüşü. O an içimden ‘bunu neden yaptım?’ diye ilk kez geçirmiştim.
Yanaştık vesselam… Belediye marinanın bağlama ücretleri, bunların yanında köpek pansiyon ücreti gibi kalır. Geldiğim yere dönsem de, tekne çalınsa, bu kadar zararım olmaz. Zira burada da geldiler, enini, boyunu, kilosunu ölçtüler. Dediler ‘döviz cinsinden şu para’. Tekneyi satsam zaten o para. Ama tabi burada satın alınan özgürlük olduğu için, tekne kadar parayı, sözleşmeyi yapıp, azad edilen dişleri bembeyaz ve tastamam köle tarifesi üzerinden hürriyetime bastım. Şimdilerde bakıyorum da, yine de camiye bırakıp kaçmak da mantıksız değil imiş. Bu denli masraf yaptıktan sonra, binip de gezmezsem hepten zarar edeceğim artık ayan olmuştu.
Efendim yeni marinada sauna, havuz, sinema, tenis kortu bedava. Yeni sosyal imkanlar, yeni sosyete... Tabi doğal olarak bu imkanlardan, yine o ortamın gereklerince istifade etmek elzem. Ama öyle alışmamışız ki… Tekneyi yüzdürmeyi bilen de olmadığından, eş dost getirip, oturup içinde manda edasıyla, öğlenden, akşama en iyi ihtimalle demleneceğiz. Üzerine o kafayla saunaya girsek, ‘ jöle’ oluruz. Tenis topunun peşine düşsek, yılın ‘marina kalp krizi güzeli (!)’ seçerler. Teknemiz varken havuza girmek de bir nevi çaresizliğin itirafı…
Nihayetinde zorunlu ikamet olarak bağladım. Bağladım da, bir acayip yatların arasına… Dediler ‘marinaya girip, çıkarken birini çizersin falan sigortasız almayız’. Yaptırdım artık sigortasını, çizersek birini ödensin diye. Özel bir yerim de oldu. En azından onca parayı, denizin üzerinde, sınırları afaki, hepi topu otuz metrekare yere verdikten sonra, ben özel hissettim. Artık gelecek ay ödenecek taksite kadar, Galata Bankeri gibi ortalıkta dolanabilirdim.
Arada gelip, teknede oturmaya başladım. Bir müddet sonra zafer sarhoşluğu, yerini gerçeklere bıraktı tabi. Sağımda, solumda demirli, polyesterden yapılmış, markası belli, pırıl, pırıl yatların arasında, benim Haydar Usta imalatı, meşeden çakılı, portakal sandığından hallice teknem göze batıyordu. Bana da sur kapılarının ağzında, trafiği düzenleyen, sidikli şarapçıyı süzer gibi baktıklarını hissettim. Oysa bir adet balon bardak işini, ilk kumanya tedariği esnasında halletmiştim. Hal böyle olunca ‘Eskiden bu adamın ailesi çok zenginmiş. Buraları hep bunlara aitmiş. Bu çocuk da fazla okumaktan kafayı sıyırmış. O yüzden bu hallere düşmüş’ efsanesine oynamak gereği hasıl oldu.
Artık neredeyse gece yarısı marinaya gider oldum. Dedim bu utançla yaşanmaz. Kredi falan çekip biraz da olsa teknenin façasını düzeltmeli. Yani onların deyişiyle ‘unique, boutique’ haller.
Bizim Lethe’nin fazla donanımı yok. Her şey meydanda... Dergilerden, kaptanlardan, palamarcı marina çocuklarından sordum öğrendim ve bir ‘yapılacaklar listesi’ çıkardım. Her satırın ortak noktası ‘krom’ diye başlıyor olması.
Krom isimli alaşımla tanıştığım o ilk günü hiç unutmam. Denizin üzerinde her malzeme olmuyormuş. Zorlu şartlara göğüs gerebilmesi gereken bir biçim ve muhteviyatta üretilmeleri gerekliymiş… Adını ilk kez duyduğum ve yolumun bir gün kesişeceğine asla ihtimal vermediğim, kromdan yapılma kurtağzı, koçboynuzu, mapa, vardavela, kakıç, radansa, baş makarası, liftin gibi şeylerin ödemesini yapınca o an dişçi fobimden vazgeçtim, kromofobia merhaba!
Hesaba oturup da baktığımda, teyzemden aldığımın üzerine bir de kredi çekmiş olduğumu ve ama bu paralarla aldığım hiçbir şeyi de kullanamadığımı fark ettim. Bunca masraf ve aidatın üzerine bir de kaptan işe alıp bakmazsam şu durumda kesinlikle zarardaydım. Ve ama kullanmayı öğrenmez isem de ‘zarar’ göbek adım olacaktı. Kaptan ehliyetini hak ettiğim gün kovmak şartıyla bir kaptan işe alacaktım.
Zamanla denizciliği az buçuk kavramıştım. Ana teması ‘Elin hep işin üzerinde olacak’… Tekne öyle bir delikti ki, anam-babam, ne harcarsan anında yutuyor ve daha da istiyordu. Hep daha iyisi, hep daha pahalısı ve işin hep ‘daha’ sı… Hiçbir şey yapmasa bile durduğu yerde yiyordu. Ve aslında durduğu yerde, gittiğinden daha çok yiyen bir mantığı vardı. Derdi çoktu Lethe’nin. Biri ‘ne romantik yağmur yağıyor’ dese, aklınıza sintine pompaları ya çalışmaz da tekne batarsa diye geliyor, biri ‘oh ne güzel serin, serin esti’ dese, halatlar çözüldü mü diye korkuyordunuz. Adamın evladı olsa böyle her dakika düşünmez. Öyle yapılacak işten de kaytaramıyorsunuz. Eksik gedik olsa da arızalansa, denizde sağa çekip bekleyemezsin. Gerekleri yerine getirmediğinde, pintiliğinin cezasını ya haysiyetinle, ya da maazallah canınla ödersin. Zaten deniz de çulsuz adamı hiç sevmez. Ya dibe yollayıp üzerine bir sünger çeker, ya da iyi günündeyse kıyıya tükürür.
Araştırdım, evsiz bir kaptan buldum. ‘Olur!’ dedi ‘kalırım. Teknenize gözüm gibi bakarım, her daim yalar, yutar, temiz tutarım.’ Anlaştık sigorta dahil bir fiyata, atadım transatlantiğe birinci kaptan, birinci çarkçı başı, güverte lostromosu, baş aşçı, şef garson. Ama çok görev az maaş durumundan sebep adamdan işkillendiğimden, elimi çabuk tutmam gerek işi öğrenmek adına. Derhal ehliyet için şartları sordum soruşturdum. Bir hayli uzun iş… Kaptanla anlaşmak zorunda kaldım uzunca bir müddet için.
Ödediğim bağlama ücretine dahil ya, Kaptan-ı Derya Tankut Paşa’mız, her gün saunada, havuzda... Hatta kulağıma geldi ‘tenis dersleri alıyor seninki’. Hoca beğenmez olmuş üç ayda, şeytan kulağına kurşun! Marina aidatını bir ay geciktirsem kaprise başlar, içine kapanır uğursuz. Ama işte haftada iki kez gelip hava da müsaitse yelken açıyor, denizlerde üç-beş saat geziyorum ya işin orası bambaşka.
Belli bir zaman geçtikten sonra, bir şeyler lazım olmaya başladı tekneye. Ama öyle bir başladı ki, hep bir şey gerekmekte. Bitmiyor kumanya ihtiyacı, bitmiyor donanım, bitmiyor arma. Sürekli halat lazım oluyor. Yani o kadar ipek halat tek kullanımlık olsa gitmez. O kadar ipeği fason gömlekçiye versem Paris’te moda rüzgarı estiririm. Halat bir yana, aynı aletleri defaatle almaya da başladım. Bir çekiç, bir tekneye kaç defa alınır? Taş duvar ustası olsan bu kadar çekiç eskitmezsin. Adım çivici katile çıkmasın diye, hep farklı nalburlar kullanır oldum.
Velhasıl çocuğun denizciliği iyi… Pek konuşmuyor. Ama garip bir de huyu var. Bir şey onarılır mı, ya da tekrar kullanılır mı diye asla düşünmüyor. İşini bitirdikten sonra, olmadı, tamir edemediğinde, kaldırıp denize atıyor aleti ya da eşyayı. Böyle bir klinik davranış geliştirmiş. Bir gün anten çekmediğinde, ayarlamak yerine söküp denize atacak oldu, ikna ettim, anteni kurtardım. Ertesi gün baktım televizyon yok. Sordum; denize atmış. Oturduk o gece, anten seyrettik beraber.
Denizin dibini ihya eder oldum tam iki sene… Ve iki sene boyunca, ‘kardeş şu nerede?’ -‘Ucu kırıldı attım’. ‘Bu nerede?’ –‘Yalama oldu attım’. ‘Ötekini ne ettin?’ –‘Berikiyle attım’.’ Muhabbet hep bu… Psikolog bir arkadaşa danıştım çocuğa yardımcı olmak maksatlı. Sordum; ‘böyle bir rahatsızlık var mı?’. Soru ile cevap verdi ‘dostum sen iki senedir mi buna katlanıyorsun?’ diye. En az 5 seans onu görmeli imişim.
Baktım olmayacak, kaptanı çağırıp dedim ‘arkadaşım ekonomik durumum pekiyi değil. Sen git ben seni ararım’. Altı ay sonra berberde sıra beklerken okudum; tenis turnuvalarının aranılan ismi olmuş.
O gitti, öbürü geldi. Dedi ‘abi özel marinaya gerek yok. Bunu belediye marinaya alalım. Zaten içinde kalıyorum, mesarif olmasın’. Adamın gözlerine baktım, bir pırıltı vardı lakin tenis oynayacak cinsten değil. Göbeği de fark edince umutlarım yeşerdi. Yıllar sonra güzel bir uyku çekebildim. Kendime de bir ayakkabı alacak param oldu.
Lethe’nin direği, sabıkalara gebe olduğundan, yelken basmaktan kaçınıyorduk ama bu defa da motor marifetiyle seyir etmek zorundan kalmaktaydık. Kontağı çevirdiğimizde Lethe, ilk kaptanın bulduğu 130 beygirlik makine ile bir yakmaya başlıyordu, o parayla deve kesecek olsam, hiç değilse sevaba girerdim. Enjeksiyon ayarları? ‘Tuttu abi’ diyorlar, tutmadı yakıyor. Yakıt filtresi?’Değişti abi’ diyorlar, fark etmiyor, yakıyor. O, bu derken biraz daha kesenin ağzı açıldı.
Bu bir yelkenli idi… Basit alternatif bir yaşam vaat ediyordu. Dünyanın dörtte üçü sular ile kaplıydı. Alan genişti. Hürriyetin sembolüydü. Üfürecekti bizi sağa, bilemedin sola. Koy, koy gezip, camgöbeği rengi sularda demirleyip, sabah sahanda yumurta yapacaktık. Biraz yeşil sivri biber, bir iki zeytin, salatalık, mevsiminde domates… Peynir de hediye ise, müthiş kar yazardı benim muhasebemde. Aynı esvapta tekne ile bu hayalini yaşayan da yaşıyordu üstelik.
Sarfiyat çekilemez olduğunda, detaylı kontrol etmek gereği hasıl oldu yine. Ya yakıt tankı delikti, ya da kaptanın mazota bir zaafı vardı. Motorun ortalama teknik verilerini öğrendim. Hatır çeki verip depoyu doldurdum. Sonra halatlar vira, sancak alabanda, tam yol ileri. Ölçtüm, devir saati ve zaman cinsinden. Lethe yol yaparken yakmıyor. Kaptan yakıyor.
Dedim ‘kaptanım sen git. Ben tekneyi satacağım.’ Adam benim dememi bekliyormuş. Station model Renault’un içindeki sarı bidonları, arkasından bakarken fark ettim. Algıda seçicilik bu olsa gerek.
Motora çektiğim bu dolaylı sibop ayarından sonra , bir yenisi geldi. ‘Açık deniz kaptanı’ imiş… Yalnız beyefendi biraz Alman… Zımpara yapmak için gömleğini çıkardığında gördüm, vücudunun tam ortasından boylu boyunca bir dikiş izi geçiyordu... Sabah evden çıkarken karısıyla kavga etmiş illüzyonistin, ters giden bir numarasına maruz kalmamıştı elbet! Ağır bir kalp ameliyatı geçirmişti. Pekiyi böyle kaptan ile baş başa denize açılmak, önceden kabullenilmiş bir risk olmayacak mıydı? Yine de vicdanıma yenildim ve deneme süresi bittikten sonra, işe aldım. Mulakatta teyzemi de sordum, tanımıyormuş. Yüreğime su serpildi.
Sadece Almanca konuşuyor. Aslında Almanca’yı bilmediğimden ve bir bilenden de teyit etmediğimden, tam olarak emin değilim. Şayet bir Almanca varsa öyle olmalıydı diyeyim. Hiç ‘s’ yoktu. Dört lokum kriterine de uyuyordu. Daha ne olsun idi? Tabi o benim, ben de onun dilini konuşamadığımızdan ortada buluştuk. O geldi, ben geldim, biz yeni bir dil ürettik. ‘Altur’ diye bir dil icat edecektim ki, arkadaşın alkol zaafını aşamadığımız için yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Zaten ben Almancayı öğrendiğimde adamın dilsiz olduğunu da anlamıştım artık.
Yeni gelen, geldiği hafta şişme servis botu ile telsizi kaybetti. Seyir halindeyken bottan denize düşünce bu, bot yola devam etmiş, telsiz de içinde kalmış imiş. Derken gözlük, zıpkın, palet, dalış kıyafeti kayboldu. Bir ara Lethe’nin usturmaçalarını ve botun küreklerini başka bir teknede görür gibi oldum, görmemezlikten geldim.
Bu kaptanlar ayrıca yeni ve sıkı arkadaşlıklar da ediniyorlar kaldıkları limanlarda. Özellikle ‘belediye marina dostlukları’, ‘özel marina dostlukları’ndan daha paylaşımcı bir seyir izlemekte.
Bir yandan da eksik olmasınlar dostlar geliyor, yiyor, içiyor, geziyor, balık tutuyor, demir atıp, demir almadığımız koy bırakmıyoruz, kaveletaları ben yaptırıp, ırgatın kömürlerini ben değiştiriyorum. Zımpara bana ait. Vernik çekmeden yaşayamaz oldum. Fakat tabi Avrupa vernik takılıyorum. Ciğerlerim saçıma yapışsa, komple kafayı sıfıra vursak ancak kurtarırız. Vernik kafası uzay kasa. Ama krizleri? Titremeler, yoksunluk krampları.
Dedim ehliyet alayım karayla ve kaptanlarla bağlantımı koparıp teknede yaşayayım. İşi gücü bırakayım, denizlerde yaşayayım. İleride de bir yunus balığıyla izdivaç yapar , toriklerimizi severiz. Artık sağlıklı düşünmek haram.
Kursa başladım. Sekiz ay, günde 5 saat. Parlak da bir öğrenciyim. En azından verniksiz dersleri takip edebiliyorum. Balıkçı arkadaşlar arasında seviliyorum. Girdim sınavlara , geçmek kısmet oldu, aldım ehliyeti. Ama teknede kalmak fikri artık pek cazip gelmemeye başladı. Yeni ve acayip bir sosyal yaşam. Bir gece teknede yattım, baktım olacak gibi değil, soğuklar da başladı, kamarada rutubetten kemiklerim sızlıyor. Yeniden bir kaptan buldum ucuz yollu. Bunun da ehliyeti var ama her beş senede bir defa yenilemesi gerektiğini unutmuş, aradan geçmiş yirmi sene. Ehliyette olması gereken ve kısaca STCV diye geçen kursları yok. Dedim ‘olsun, zaten beraber çıkıyoruz. Benim ehliyeti gösteririz’.
Bu ağabeyimiz de prensip edinmiş , bir kere olsun tuvaletin sifonunu çekmeyen bir stil. Adamın ciğerini biliyorum. O kadar rahat ki, bir duvara işeyecek zahmete girse, hazır fermuarı indirmişken ille böbrek taşlarını da düşürecek. El mecbur. Bakmıyor, görmüyor, fazla tahlile girmiyorum. Yine de başına bir iş gelse de, tahlil için adli tıp örnek istese, son iki senedir ne yiyip ne içtiğini anlamak için saç teline ihtiyaç yok. Ver adamın atletini, çıkarsınlar son beş seneyi. En son tekneye gelen bir misafirim masaya yapıştığında, çağırdığım itfaiyeyle birlikte yolladım bu kaptanı da.
Bu arada her sene tekneyi kıyıya al, altını kazı, kalafatını yaptırt, zehirli boyasını sür, macununu çektirt, zımparala, boyasını verniğini yaptırt, tutyasını, kablosunu yenile, eksiğini gediğini tamamla, zorunluluklarını yerine getir, vergisini öde, liman müdürlüğünden ekspertiz yaptırt, yola elverişlilik belgesini kapmaya çalış, derken zaman geçiyor, para gidiyor, sağlık stresten sebep heba oluyor. Her yol yapıştan sonra kırılan dökülen de cabası.
Tam on beş sene bu kavgayı verdikten ve sıfırı tükettikten sonra aklıma geldi. ‘Tekneyle gezeceğim zaman neden kiralamıyorum ki?’ diye.
Dedim satayım. Kiralasam her yönden ve en başta sağlıktan kardayım. Mal ettiğim rakamı istedim , yok!.. Biraz indirdim, yok!.. Yarı fiyatını istedim, yok!.. Arabayla takas, traktörle tampa, yok! Hediye ettim. Adam ‘ahşap değil de, fiber olsa alırdım’ dedi. Şimdi yine bakımda. Kızakçı eğri kızakladığı için biraz yan duruyor. Armoz yaptı doğal olarak. Havalar sıcak. Tekne karada hızla yapılmalı. Ahşap tekne suyla kavuşmadığında, büzüldüğü kadar sizi üzer. Anlayacağınız değiştirmem gereken yanları olabilir. Devirdaim bilye dağıtmış. Değişecek… Kovanda boşluk vardı, pervaneyle beraber yenisini taktım. Mors kolu, mort olmuş, yenisini aldım usta takacak, şayet söz verdiği gün gelirse. Motor ve enjeksiyon ayarları bittikten sonra, yağ ve benzin filtreleri de elden geçti mi, bir de kaldığı yerde çalınanları tamamlayınca deymeyin keyfime. Bir tur atarım. Şimdi anladım teyzemin böyle geçecek on beş senem için planladıklarını. Zehirliydi rahmetli.