Bir harita düşünün…
Nüfus artıyor, şehirler büyüyor, ekonomiler “gelişiyor”.
Ama bu haritanın görünmeyen bir katmanı var: zihinler yoruluyor.
Son 20 yılın küresel verileri, gelişmekte olan ülkelerde depresyonun sessiz ama istikrarlı bir şekilde yayıldığını gösteriyor. Bu bir istatistik haberi değil sadece; bu, milyonlarca insanın iç dünyasında yaşanan kırılmanın hikâyesi.
Dünya Sağlık Örgütü ve Global Burden of Disease (GBD) verilerine göre:
1990–2021 arasında dünyada depresyon tanısı alan kişi sayısı yaklaşık %90 arttı
Artışın en hızlı olduğu bölgeler, düşük ve orta gelirli ülkelerin yoğunlaştığı alanlar oldu
Güney Asya ve Afrika’nın bazı bölgelerinde vaka sayıları 2 ila 3 katına çıktı
Bu artışın önemli bir kısmı, nüfus büyümesiyle açıklansa da tablo bu kadar basit değil.
Burada kritik bir kavram devreye giriyor:
Yaş-standartlaştırılmış depresyon oranları.
Bilimsel analizler şunu söylüyor:
Toplam hasta sayısı artıyor
Ancak nüfus ve yaş yapısı hesaba katıldığında, bazı ülkelerde oranlar durağan görünüyor
Bu ne anlama geliyor?
Depresyon azalıyor değil.
Daha çok insan aynı koşullarda yaşamaya çalışıyor.
Dünya Bankası ve WHO raporları, gelişmekte olan ülkelerde depresyonun neden daha yıkıcı olduğunu açıkça ortaya koyuyor:
Ekonomik güvencesizlik
İşsizlik ve kayıt dışı çalışma
Savaş, göç ve zorunlu yer değiştirme
Sağlık sistemlerinde ruh sağlığına ayrılan payın çok düşük olması
Depresyonun hâlâ “ayıp” ya da “zayıflık” olarak görülmesi
Her 10 depresyon hastasından 9’u tedaviye ulaşamıyor.
2020 sonrası tablo daha da ağırlaştı.
Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre:
COVID-19’un ilk yılında
Depresyon ve anksiyete vakaları dünya genelinde %25 arttı
Gelişmekte olan ülkelerde bu artış daha sert hissedildi.
Çünkü ekonomik kayıp, sosyal izolasyon ve belirsizlik aynı anda yaşandı.
Bu tablo bize şunu söylüyor:
Depresyon artık bireysel bir sorun değil
Gelişmekte olan ülkelerde toplumsal bir kırılma alanı
Ekonomi, siyaset ve sosyal yapı ile doğrudan bağlantılı
Yollar yapıldı, binalar yükseldi…
Ama zihinler aynı hızda iyileşmedi.
Depresyonun artışı;
yalnızca sağlık politikalarının değil, kalkınma anlayışının da sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
Bir ülkenin gelişmişliği,
sadece kişi başına düşen gelirle değil,
o gelirin altında ezilen insanların ruh hâliyle ölçülür.