Bu ülkeyi farklı kılan ilk şey, koyları. Yeni Zelanda'da sahiller kalabalık değil, sessiz. Birçok koyda insan sesi yerine dalga sesi duyuluyor. Turkuazdan koyu maviye dönen denizi, cam gibi berrak suları ve el değmemiş hissiyle adeta "dünyanın sonu" duygusu veriyor.

Doğa burada sadece manzara değil, yaşamın kendisi. Bir sabah okyanus kenarında yürürken öğleden sonra karla kaplı bir dağa çıkmak mümkün. Yağmur ormanları, fiyortlar, volkanik araziler ve uçsuz bucaksız çayırlar aynı ülkede buluşuyor. Milford Sound ve Abel Tasman gibi bölgeler, fotoğraf değil, kartpostal gibi.
Komşusuz koylar: Kalabalık yok, sessizlik var
Doğa + şehir dengesi: Beton doğayı boğmuyor
Acele etmeyen insanlar
Aynı gün deniz + dağ mümkün
Macera kadar huzur da sunuyor
Yeni Zelanda'nın bir diğer farkı ise insanları. Acele yok, stres yok. Trafikte kimse korna çalmıyor, sokakta kimse bağırmıyor. "Yavaş ama kaliteli yaşam" burada bir slogan değil, günlük rutin. Doğaya saygı, topluma saygıyla eş değer.
Ülke aynı zamanda maceranın başkenti. Dünyaca ünlü bungee jumping, doğa yürüyüşleri, sörf ve kano parkurları burada doğmuş. Ama macera istemeyenler için bile Yeni Zelanda bir huzur ülkesi. Bir bankta oturup sadece manzaraya bakmak bile yetiyor.

Belki de Yeni Zelanda'yı bu kadar özel yapan şey, sessiz ihtişamı. Gösteriş yok, gürültü yok. Sadece doğa, deniz ve insanın kendini yeniden hatırladığı bir atmosfer var.
Kısacası Yeni Zelanda; fotoğraf çekmekten çok, durup bakmak isteyenlerin ülkesi. Güzelliğiyle yarışanı yok, koylarıyla komşusu hiç yok.